İslami Mücadelede Şiddet Sorunu

Değerli kardeşlerim ! Müslümanların içerisinde bulunduğu en önemli ve en ciddi arızalardan bir tanesi de ; islami mücadelede metod arızasıdır.

Maalesef Müslümanlar bu gün batıla karşı olan mücadelelerinde tebliğ metodunu kullanmaktan aciz düşmüş, dolayısiyle işin kolayına kaçarak çareyi şiddete dayalı vasıtalara sarılmakta görmeğe başlamışlardır.

Halbuki böyle bir metod, toplumu ıslah etmeğe yönelik bütün gayretlerin önünde büyük bir mani olduğu gibi, islami hareketin başarıya ulaşması hususunda da büyük bir engeldir.

Kur’ana ve Sünnete vukufiyeti olanlar şunu çok iyi bilirler ki, bütün peygamberlerin ve onların yolundan giden bütün olgun davetçilerin işe başladığı nokta davet noktasıdır.

Onlar, şirk ve küfür içerisinde olan toplumlara önce hakkı anlatmışlar ve islami bir toplumun olgunlaşıp bütün müesseseleri ile ayağa kalkana kadar sadece davetin üzerinde durmuşlardır.

Ve bunun da, hedefe ulaşmada en kestirme ve en karlı bir metod olduğunu açıkça anlatmışlardır.

Öyleyse Allah resulü s.a.v’i kendisine örnek alan basiretli inananlar da, içerisinde bulundukları durumu ve ortamı iyi idrak ederek, toplum islami bütün değerlere teslim oluncaya kadar tebliğ metodunun üzerinde ısrarla durmaları gerekir.

Bu ümmetin en parlak dönemi olan asrı saadete yöneldiğimiz zaman görülüyor ki, Allah resulü s.a.v ve arkadaşları, toplumu ıslah etmeğe yönelik davetlerinde bırakın en ufak bir şiddet eylemine teşebbüs etmelerini tam tersine, davet ederlerken kendileri bir takım musibet ve belalara maruz kalıyor ve buna sabrederek yollarına devam ediyorlardı…

Hatta ve hatta, Müslümanlar sıhhatli bir yapılanma sürecini tamamlayana kadar Allah resulü s.a.v ashabına hiçbir şiddet eylemine başvurmamalarını emretmiştir… İbni Kesir r.h :

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً…….

“ Kendilerine - ellerinizi savaştan - çekin, namazı kılın zekatı verin denilenleri görmedin mi ? üzerlerine savaş farz kılınınca hemen içlerinden bir gurup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar…… “

Nisa : 77

Ayetinin tefsirinde şöyle der :

Müslümanlar Mekke döneminde sadece namaz ve zekatla emrolunuşlardı. Belli bir zamana kadar müşrikleri af ve musamaha ile karşılamaları ve sabretmeleri de kendilerine emredilmişti… Bununla beraber, düşmanlarından kurtulabilmeleri için kendilerine savaşın emredilmesini istiyor ve bu isteklede yanıp tutuşuyorlardı. Halbuki bir çok sebepten dolayı durum buna müsait değildi… Yani orada savaşla emrolunmaları başlangıçta doğru değildi. Onlar ancak kendilerinin bir ülkesi, cemaati ve yardımcıları olduktan sonra Medine de cihad ile emrolundular.

Daha sonra İbni Kesir r.h Allah resulü s.a.v den bir hadis nakleder :

“ … İbni Abbas r.a dan ; Resulullah s.a.v Mekke de iken Abdurrahman b. Avf ile bir arkadaşı Resulullah s.a.v e gelerek :
- Ya rasulallah ! Biz müşrik iken daha çok itibar görüyor idik. Fakat iman edince hakir ve zelil olduk. Onlara karşı savaş için müsade ver, dediler. Resulullah s.a.v :
- Ben affetmekle emrolundum, bu sebeple sakın savaşmayın, buyurdu.

İbni Abbas devamla dedi ki : Allah’u Azze ve Celle bizi Medine’ye hicret ettirdikten sonra, Resulullah s.a.v düşmanla savaşmamıza müsaade verdi. Fakat bu sefer Müslümanlar savaşmaktan çekindiler ve bunun üzerine şu Ayet nazil oldu :

“ Evvelce kendilerine : ellerinizi savaştan çekin,namazınızı kılın, zekatınızı verin denilen kimseleri görmezmisin. Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup, insanlardan Allah’tan korkar gibi korkmaya başladılar. “

Nesei : 6 . c . 3073 . n – İbni Kesir : 4.c.1764.s

Bu ve emsali delillerden de anlaşılacağı gibi İslam, insanların islami bir çizgide yapılanıp kendilerine has bir kimliğe kavuşuncaya kadar - işin başında - en ufak bir şiddet eğlemine dahi müsaade etmemiştir.

Çünkü bütün beşeri toplumlarda kabul edilen bir gerçek vardır ki, o da : sistemin oturup yerleşmesi için, toplumun anlatılan değerleri kabul edip onlara tabi olması gerekir. Bunun da yolu tebliğden - davetten - geçer.

Eğer İslami bir idare istiyorsanız, inancınızı ve amelinizi insanlara güzelce anlatmanız gerekir. Dolayısiyla Allah’u Azze ve Celle hidayete kimleri layık görürse, sizin elinizle onlara hidayet vererek bu halkayı genişletecektir.

Öyleyse şunu çok iyi anlamanız gerekir ki, inananlara islam’i bir idare verecek olan Allah’u Teala’dır. Sana düşen şey ise, sadece davetdir.

Eğer Allah’u Azze ve Celle diler de inananlara islami bir idare nasip ederse, işte o zaman kendilerine zulmedenlere karşı cihada kalkışırlar. Çünkü örnek ve önderimiz Allah resulü s.a.v’in bu konudaki takip ettiği metoduna bakarsanız bunu açıkça görürsünüz.

Nitekim etrafındaki kabilelere islamı tebliğ eden Allah resulü s.a.v, onlarla cihada, kendilerine zulmedildiği için başlamıştır. Değilse, onları zorla islama sokmak için mücadele etmemiştir.

Allah’u Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır :

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ ………….

“ Zulüm ve işkenceye uğrayan kimselere, cihad izni verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe elbette kadirdir. Onlar haksız yere ve sadece - Rabbimiz Allah’tır - dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır …. “

Hacc . 39 - 40

İbni Kesir r.h bu Ayet’lerin tefsiri ile alakalı şunları zikreder ; Der ki :

“ Allah’u Taala cihadı, cihad için en uygun vakitte meşru kılmıştır. Zira onlar Mekke de iken müşrikler sayı bakımından çoğunlukta idiler. Şayet Müslümanlara, sayıları henüz çok az iken karşı tarafla cihad etmeleri emredilmiş olsa idi, elbette ki bu onlara ağır gelecekti.

Bu sebepledir ki Mekke ahalisi, Akabe gecesi Allah resulü s.a.v’e biat ettiklerinde - ki o an, seksen küsür kişi idiler - mina halkını kasdederek :

“ Ey Allah’ın elçisi ! Mina gecelerinde şu vadi halkı üzerine yürüyüp onları öldürmeyelim mi ? Demişler ; Allah resulü s.a.v ise:
- Ben bununla emrolunmadım , buyurmuştur. “

Hatta müşrikler azgınlaşıp peygamber s.a.v’i aralarından çıkarıp onu öldürmeye karar verdiklerinde, Allah’ın resulü s.a.v ashabını sağa sola gönderip, onların şerlerinden uzak tutmaya çalışmış ve işin müsait zamanını beklemiştir.

Ne zaman ki Müslümanlar medine’de karar kılıp Allah resulü s.a.v’in yanına gelerek onun etrafında toplandılar ve Medine onlar için bir İslam yurdu ve sığınacakları sağlam bir kale oldu, işte o zaman Allah’u Azze ve Celle düşmanlarla cihadı meşru kılmış ve zikri geçen Ayet’i kerime de bu konuda nazil olmuştur.

Allah’u Teala burada : “ zulüm ve işkenceye uğrayan kimselere cihad izni verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe elbette kadirdir. Onlar haksız yere ve sadece - rabbimiz Allah’tır - dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır…..” buyurmaktadır.

İbni Abbas’tan rivayetle Avfi der ki : “….. Allah’u Teala : “…. Ve sadece rabbimiz Allah’tır dedikleri için…” ifadesi, yani, onların kavimlerine karşı hiçbir kötülükleri yoktu. Onların, tek ve ortağı olmayan Allah’a ibadet etmelerinden başka hiçbir suçları yoktu…” demektir.

İbni Kesir : 10.c.5510.s

Yine bu sebebledir ki, Müslümanlar hendek kazarlarken şiir söylüyorlar ve şöyle diyorlardı :

Ne gam, şayet sen olmasaydın biz hidayete eremezdik,

Tasadduk edemez, namaz kılamazdık .

Müşriklerle karşılaştığımız takdide bize sekinet indir, ayaklarımızı sabit kıl .

Muhakkakki onlar bize haksızlık ve zulmettiler,

Onlar fitne murad ettiklerinde biz bundan yüz çevirdik .

Allah resulü s.a.v de onlara muvafakatla her bir kafiyenim sonunu onlarla birlikte söylemiştir. Sahabeler :

“ Onlar fitne murad ettiklerinde biz bundan yüz çevirdik ” dediklerinde ; Allah resulü s.a.v sesini uzatarak :

“ Biz karşı durduk - sabrettik - yüz çevirdik “ diyordu .

İbni Kesir : 10.c .5511.s

Hulasa, bu deliller gösteriyor ki ; tevhid ehli Müslümanlar - işin bidayetinde - müşriklere karşı bırakın en ufak bir şiddet eylemi gerçekleştirmeyi tam tersine, onların bir çok zulüm ve işkencelerine sabrediyorlardı.

“ … Rivayet edildiğine göre Yasir, Ammar ve Ammar’ın annesi Allah yolunda işkence görürken Resulullah s.a.v onların yanına uğrar ve şöyle derdi :

“…Sabredin ey Yasir ailesi ! çünkü gideceğiniz yer cennettir…”

Hakim : 3.383 – Fıkhu’s siyre : 103. s – el Albani ‘ HASEN ’ der.

İşte bu metod, - yolu uzun ve meşakkatli de olsa – Allah’ın kendilerine hidayet verdiği basiretli kullarının metodudur.

Bu metod, Müslümanlardan kaynaklanan en ufak bir şiddet ortamını dört gözle bekleyen ve bununla Müslümanları suçlamak için fırsat kollayan tağuti güçlerin uyanmamalarını sağlayan tedbirli bir metodtur.

İnanın başka hiçbir şeye gerek yoktur ; davanın doğuşu, gelişmesi ve ayakta durması için en geçerli akçe Tevhid, ona davet ve bu yolda sabırdır.

Unutmayalım ki, ister tevhidi gerçekleştirmede olsun, isterse onu başkalarına anlatmada olsun, kişinin belli güç ve şartları yakalamasına ihtiyacı yoktur.

Tevhid ehli bir davetçi, tek başına da olsa dünyaya meydan okur. Zira peygamberler, ilahi mesajı tek başlarına tebliğ etmekle işe başlamış, insalara hakkı öğretmiş ve ilahi emir tecelli edip sonuçta, zalimlerin helak olup mü’minlerin muzaffer olmasına sebep olmuştur.

Öyleyse - tek başına da olsan - elinde bulunan o güçlü silahın değerini bilmen ve ona göre hareket etmen gerekir.

Değerli kardeşlerim ! - önce davet - diye, bunun üzerinde ısrarla durmamızın birinci sebebi ; her şeyden önce bunun Allah’ın emri olduğundan dolayıdır.

Çünkü Allah’u Azze ve Celle ne kadar resul göndermiş ise, bunlar her şeyden önce halkına hakkı anlatmış ve onlara nasıl inanıp amel edeceklerini öğretmişlerdir.

Davet konusunun üzerinde ısrarla durulmasının ikinci sebebi ise ;

“…. İnsanlara ilk önce hakkı anlatmayı bırakıpta his ve heyecanla hareket ederek şiddet yolunu benimseyen bazı Müslümanların ileriye yönelik vahim durumlarla karşılaşacakları ve içerisine düşecekleri fitnenin de sadece kendileri ile sınırlı kalmayacağından dolayıdır……”

Çünkü his ve heyecanla aceleye kendilerini kaptıranların akibeti, büyük musibetler ve küçülmelerle son bulmuştur. Dolayısiyle, kendilerinin de şahid olduğu gibi yapılan bu hataların telafisi için çok sayıda gün ve gecelerin yeterli olmadığı görülmüştür.

Yeri gelmişken şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki ;

“ Müslümanlar, birtakım heyecanlı ve cahil kimselerin kendi kafalarına göre aldıkları kararlar neticesinde cihad ve şiddet denemelerinden gördükleri zarar kadar, hiçbir şeyden zarar görmemişlerdir “

Bunun içindir ki, şuurlu ve basiretli davetçilerin bu konuda çok uyanık olmaları gerekir, zira gelecek günler Müslümanlar için daha zor günler olabilir.

Ama eğer Allah yolundaki mücadelemizde Peygamberin izlediği metodu kendimize düstur edinirsek, sonuçlar muhakkak ki farklı tecelli edecektir.

Ve unutmayın ki Resul ve ona tabi olan basiretli davetçilerin tek parolası vardı, o da ;

Rabbimiz Allah’tır .. ve .. Bize düşen sadece davettir - tebliğdir ..

Öyleyse bu konuda söylenmesi gereken son söz şudur ; Müslümanın gayesi Devlet değil Tevhit’tir. Dolayısiyla ona düşen davet olmalıdır. Allah’u Azze ve Celle’nin Tevhid ehli kimselere vadi ise, onları devlet sahibi yapmasıdır. Bu konuda Nur suresi 55. Ayeti okumamız yeterlidir.

Rabbimizden niyazım ; bizlere kendi yolunda samimi, ihlaslı ve sünnete uygun bir şekilde mücadele etmemizi nasip eylesin.

Amin