Cehalet Mazeretmidir?

Şeyh Elbâni'nin (rahimehullah) Silsiletu'l-Hudâ ve'n-Nûr, no: 6.16'da, Hüccetin İkamesi ve Onun Anlaşılmasıyla ilgili Kendisine Sorulan Bir Soruya Verdiği Cevapta; hücceti anlamanın şart olduğu ve şirk işlese dahi cehaletinden dolayı mazur görüleceği ve de aslolan bu kimselerin Müslüman oldukları yönündeki sözleri.

Soru: Şeriatta uyarı ya da hüccet ikame olması meselesinde hüccet  ikame olmasıyla onun anlaşılması arasında bir fark var mıdır? Ki bu, Allah'ın kulları üzerinde hüccet ikamesinin sebeplerinden biri olsun?

Cevap: Delilin anlaşılmasını mı yoksa anlatılmasını mı kastediyorsun?

Soru sahibi: “Anlaşılmasını.” demiştir.

Şeyh devamla: Bu konuda fark vardır. Şayet deli bir kimse ya da Arapçayı anlamayan yabancı bir kimse vs. vs. olsa... ki bu konuda pek çok ihtimal sayılabilir. Böyleleri hakkında delil sabit olur mu? Tabii ki hayır! Senin bu soruna verdiğim bu cevap bana İslam Üniversitesine ilk geldiğim zaman bir mecliste gerçekleşen bir münakaşayı hatırlattı. Öğretim başlamadan önce bir gece bazı ilim ve fazilet ehli kimselerle bir mecliste toplandık. Derken bu konu açıldı. Onlardan biri İslam davetinin şu anda bütün dünya ülkelerine ulaştığını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Yani Kur’an, Allah'a hamdolsun ki, bütün İslam ülkelerinden yayınlanmakta ve dünyanın dört bir yanına ulaşmaktadır.”

Ben de buna özetle şöyle cevap verdim: Hocam! Siz diyorsunuz ki Kur'ân (böyle böyle)... Ben de sizin dediklerinizin aynını söylüyorum. Ancak Araplar bir millet ya da ümmet olarak bugün onların içinde Kur’an’ı anlamayanlar var.

Bu durumda siz Alman, İngiliz, Amerikan vb. yabancılardan Arap dilinde olan ve en azından onların diline tercüme edilmemiş olan Kur’an’ı anlamalarını nasıl beklersiniz? O halde Arapça okunan Kur’an’ı dinlemekle onlar aleyhinde delil nasıl sabit olabilir?

Bu onlar aleyhinde delilin ortaya konduğu anlamına gelmez. Bu sebeple ben diyorum ki:   kendisine ulaştığı kimsenin onu anlaması şarttır. Ben buna bir hususu daha ekliyorum:  nakleden herkes, onu  güzelce nakledemez.

Bundan dolayı belirli bir şahıs hakkında delilin ortaya konması ve onun hakkında: Falan aleyhinde delil ortaya konmuştur dememiz kolay bir iş değildir.

Bu sebeple ben ilim talebine yeni başlayan kardeşlerimizden, bizimle beraber Kitap, Sünnet ve Selef-İ Salihin menheci üzere bu yolda gidenlerden ve hamaset sahiplerinden bazılarına çoğu zaman bu konuda karşı çıkıyorum. Zira bu gibileri şöyle diyorlar:

Ben dün gece  falan hocayla veya falan doktorla bir araya geldim ve Allah'tan  başkasından yardım isteme/istiğasede bulunma veya tevessül ya da  benzeri bir konuda onunla tartıştım. Ona: Bu caiz değildir, haramdır,  şirktir vs. dedim. Bu kişi bize imam olup namaz kıldırıyor. Ben de ona  hüccet ikame ettim. Bu durumda onun arkasında namaz kılmam caiz midir?

Ben diyorum ki:  Sen ona hüccet ikame ettiğini nasıl düşünebilirsin? Zira sen daha filmin başındasın (dün bir bugün iki). Her ilim talebesinin, kâfir ve müşrik bir kimse bir yana yanlış yolda olan bir Müslüman aleyhinde dahi hüccet ikame edebileceğini düşünmemiz doğru değil.

Ancak her insan gücü yettiği kadar tebliğ etmekle mükelleftir. Onun hakkında hüccetin ikame olup olmadığına gelince bunun bilgisi Rabbim katındadır. Bu sebepledir ki ben, her şahsa delilin anlatıldığını kavratıldığını ve dolayısıyla da onun aleyhinde delilin sabit olduğunu düşünmüyorum.

Ancak ben şunu söylüyorum: Allah'ın, kendisi hakkında hüccetin ikame olduğunu, kendisine açıklandığını ve buna rağmen onun inkâr ettiğini bildiği kimse hakkında kıyamet günü cehennemlik olacağı hükmü verilir.

Bu sebepledir ki hepinizin de bildiği gibi küfür, örtme manasından türemiştir. Yani "Falan kâfirdir", dediğimiz zaman bu şu demektir: Hakkı öğrenmiş ama sonra ondan sapmıştır.

Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kendileri de bunlara yakinen inandıkları halde onları inkâr ettiler." (Nemi, 14)

O halde hangi kâfire Allah'ın delili ulaşır, onu iyice anlar sonra da inkâr ederse işte bu kimse azaba duçar olacaktır. Bu sebepledir ki Rabbimiz ehli kitabın bir kısmı hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem' ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara, '46)

Onlar, Muhammed aleyhisselâm'ın rasul ve doğru sözlü olduğunu ve sadece Araplara değil -nitekim bazı Yahudi grupları böyle demektedir- bütün insanlara gönderilmiş olduğunu biliyorlardı. Onlar onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.

Ancak buna rağmen kendi bekledikleri zatın kendilerinden olacağı ve kendi içlerinden gönderileceği konusunda taassuba kapıldılar.

Senin biraz önce geçen sorun hakkında benim inancım bu yöndedir.

Aynı silsilenin bir başka yerinde şunları söylemektedir:

Şeyh Elbâni'ye Slisiletu'l-Hudâ ve'n-Nür, no: 95'te soruluyor:

Soru: Ölülere dua eder bir halde ölen kimseler, şayet bu ölülerin fayda ve zarar verdiklerine inanıyorlarsa ama tevhidin hakikatini bilmiyorlarsa, bununla birlikte bu hususu haktan sapmış âlimlerinden öğrenmişlerse onların hükmü nedir?

Cevap: Ben derim ki: Bu kimseler, İslam'ın rükünlerini muhafaza ediyorlardıysa fakat cahil idiyseler onlardan sorumlu olanlar da ilim ehlinden olan ve onları saptıran bu cahil kimseler idiyse bu hal üzere ölen bu kimseler hakkında, aslolan onların Müslüman olmalarıdır. Dolayısıyla da onlara  Müslüman muamelesi yapılır. Müslümanların kabristanına defnedilir. Buna binaen onların kabirlerinin yanından geçen  bir kimse: “Selâm bu diyarın ehli olan müminlere ve müslümanlara olsun" der.  Onlar için rahmet okur, merhamet ve bağışlanma diler. Onların durumu ise Allah'a kalmıştır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bunun altında kalan (günahlar') ise dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 48)

Ayrıca müşrik bile ancak davet kendisine ulaştıktan sonra sorumlu tutulur:

"Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 15)

 Rabbimiz lütfu ve kullarına olan merhameti dolayısıyla kulun özrünü kabul eder.

Bu hurafeci Müslümanlardan biri hak yoldan saparsa ve ortada onları uyaracak, sakındıracak ve sapkınlığından onu alıkoyacak kimse de yoksa o, Rabbi katında mazur olur. O da aleyhinde delil sabit olan kimseyi sorumlu tuttuğu gibi onu da sorumlu tutmaz.

"Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (Isra 15)

(Silsiletul-Hudâve'n-Nur, no:95.)

Muhakkik âlimlerimizden nakillerin devamı gelecektir inşâallah.

EBU ZERKA