Abdulaziz Bayındır'ın Meşîet Konusundaki Bir Saptırmasına Reddiye

Bismillahirrahmanirrahim

Şüphesiz hamd Allah içindir. Ona hamd eder, O’ndan yardım ister, O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayet etmişse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırmışsa onu hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve rasulüdür.

Bundan sonra;

Birçok kimse söylemlerinin çok cüz’i bir kısmında Selefî’lerin söylemlerine benzettikleri için; Ehl-i Sünnet haricinde her türlü sapık fırkanın görüşlerini pislik böceği gibi yumak yapan ve şakirtlerine helva diye yutturan Mustafa İslamoğlu’yu ve Sapkın fırkalardan biri olan Mutezile’nin ülkemizdeki temsilcilerinden Prof.Dr. Abdulaziz Bayındır’ı “selefî” zannetmektedirler! Onların habis akidelerini ümmetin selefine nispet etmek, selefe büyük bir iftiradır. Forum sayfamda Mustafa İslamoğlu’nun sapıklıklarına işaret eden bir kaç yazı yayınlamıştım. Burada Abdulaziz Bayındır’ın Mutezile’nin en bariz özelliği olan “kader inkârı” özelliklerine nasıl intibak ettiğini, hatta mutezileden olan öncülerini de solladığını göstererek, şüpheye düşürdüğü zihinlere, hakkın delillerinden bir huzme sunmaya çalışacağım. Başarı Allah’tandır.

Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı kitabında (s.116) Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in kader inancını eleştirdiği satırlarında şöyle diyor:

“Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

Tefsir ve meallerin çoğunda âyete şu şekilde anlam verilmiştir:

“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”

Ayete bu şekilde anlam verenler şunları düşünmeliydiler: Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi gönderir? Bu durumda elçinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru karar veren” Allah’a yakıştırılır mı? İçinde ciddi çelişkiler olan ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?

Çelişkiler “yeşâ”nın faili olan “o” zamirinin Allah lafzını gösterir sayılmasından kaynaklanmıştır. Hâlbuki burada zamir, yalnız “men= kim”i gösterir. Uzağında olan Allah lafzını göstermesi için karine gerekir. Burada böyle bir karine yoktur. Üstelik konu ile ilgili âyetler, yola gelmeyi ve sapmayı kişinin fiili olarak göstermektedir...”

Bayındır, kendisi için “Arap dili konusunda mahir bir kimse” görüntüsü vermeye çalışsa da aslında bu söyledikleri, Arap dilinde uzman hiç kimse tarafından kabul edilmemiştir. Hatta öyle ki Mutezile’nin ileri gelenlerinden ve arap dilinin uzmanlarından olan Zemahşeri dahi, bu ayetin (İbrahim 4 ayetinin) tefsirinde Ehl-i Sünnete muhalif bir yorumda bulunmasına rağmen, Bayındır’ınki gibi fasid bir yoruma gitmemiş, şöyle demiştir:

{ فَيُضِلُّ الله مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى مَن يَشَآء } كقوله { فَمِنكُمْ كَافِرٌ وَمِنكُمْ مُّؤْمِنٌ } [ التغابن : 2 ] لأنّ الله لا يضلّ إلا من يعلم أنه لن يؤمن . ولا يهدي إلا من يعلم أنه يؤمن . والمراد بالإضلال التخلية ومنع الألطاف ، وبالهداية : التوفيق واللطف ، فكان ذلك كناية عن الكفر والإيمان

“Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayet eder” ayeti tıpkı “Bir kısmınız kâfir, bir kısmınız da mü'mindir.” (Tegabun 2) ayetindeki gibidir. Zira Allah ancak iman etmeyeceğini bildiği kimseyi saptırır ve ancak iman edeceğini bildiği kimseyi hidayet eder. Saptırmakla kastedilen, yardımsız bırakmak ve lütufta bulunmamaktır. Hidayet ise başarı vermek ve lütufta bulunmaktır. Böylece küfür ve imandan kinaye olmaktadır.” (el-Keşşaf 3/264)

Görüldüğü gibi Mutezile imamı Zemahşerî dahi, Arap lügatinde söz sahibi bir kimse olmakla beraber, “men yeşa” kalıbındaki dilemek fiilinin zamirini Allah’a ait olarak yorumlamıştır. Bayındır, mutezilî bir imam olan Zemahşeri’yi burada sollamıştır. Zira bu sözlerinde görülen o ki, Zemahşeri, kadere imanın rükünlerin biri olan “ilm”i yani Allah’ın ezelden her şeyi bilici olmasını kabul etmektedir. Bayındır’ın açıklaması ise ancak kadere imanın ilim rüknünü inkâr eden kimselerin tarzını ifade etmektedir.

Bayındır şöyle diyordu: Çelişkiler “yeşâ”nın faili olan “o” zamirinin Allah lafzını gösterir sayılmasından kaynaklanmıştır. Hâlbuki burada zamir, yalnız “men= kim”i gösterir. Uzağında olan Allah lafzını göstermesi için karine gerekir.”

Burada ayetin doğru i’râbı şu şekildedir: “yudillullah” fiil-i muzari olup faildir. “Men” ise mef’uldür. “yeşâ” sıladır. “yehdî men yeşâ”; “yudillullahu men yeşa” üzerine atıftır.

Bayındır’ın açıklaması, arap diline uygun olmayıp, “men”in mef’ul değil, fail olduğunu söylemekte ve “yeşâ”nın sıla olmasını inkar ettiğini göstermektedir.

Bu sapmanın boyutunu herkesin açıkça müşahede edebilmesi için, burada hemen aynı kalıpta başka bir ayeti örnek olarak zikredelim:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ (49) أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ (50)

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. Dilediğini yaratır. Dilediği kimseye kızlar ihsan eder; dilediği kimseye de erkek evlatlar verir. Yahut onları erkekler ve kızlar olarak çift verir; dilediğini de kısır yapar. O, şüphesiz her şeyi hakkıyla bilendir; her şeye hakkıyla kadirdir.”(Şura 49-50)

Şimdi de bu ayetlere, Bayındır’ın zikrettiği kaideye göre tercüme edelim, bakalım ne çıkacak?:

يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ

“Dilediği kimseye kızlar ihsan eder, dilediği kimseye de erkek evlatlar verir…” bu ayetlerde de Bayındır’ın zikrettiği kaideye(!) göre “yeşa: dileme” fiilinin zamiri “men: kim” olması gerekir. Buna göre mana: “Dileyene kızlar ihsan eder, dileyene de erkek evlatlar verir…” şekline gelir ki bu ayetleri bu şekilde tercüme edene herkes güler. “Burada “limen” şeklinde, “li” edatı olduğu için bunu kabul etmeyiz” de denilemez. Çünkü kendi zikrettiği kaide gereği, burada “li” edatı, “dileme” fiilinin mef’ulünü etkilemez. Hemen bir sonraki ayete geçelim:

وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقِيمًا

“dilediğini de kısır yapar…”

Yani “yec’alu” fiil-i muzari olup faildir. “men” mef’uldür. “yeşâ” sıladır.

Bayındır’ın zikrettiği kaideye göre anlamı: “Dileyeni de kısır yapar” şeklinde olması gerekirdi ki akıl sahibi birinin böyle bir tercümeyi kabul etmeyeceği malum. İşte burada bize: “Karineler” olduğu için “Allah dilediğini kısır yapar” diye tercüme ederim” demek zorunda kalacaktır. İşte o zaman biz de – her ne kadar ayetin i’rabı doğru tercümenin Bayındır’ın açıkladığı gibi olmadığını gösterse de, ek olarak - deriz ki: “Tıpkı bunun gibi, “Allah dilediğini hidayet eder…” şeklindeki tercümeyi destekleyen karineler vardır.”

İşte bu karinelerden birisi: Allah Azze ve Celle bizlere, kendisine nasıl dua edeceğimizi öğreterek şöyle buyurmuştur:

“Bizi dosdoğru yola hidayet et…” (Fatiha 5)

Dilediğini hidayet eden, dilediğini saptıran Allah değil de, kulların hidayeti veya sapıklığı, kendilerinin dilemelerine göre şekilleniyorsa, Allah’ın bize kendisinden hidayet talebinde bulunmamızı öğretmesinin sebebi nedir? Allah’ın hidayetimizi dilemesi için değil mi?

Yine diğer bir karine şu ayettir:

Allah Azze ve Celle, İbrahim aleyhi's-selâm’ın şöyle dediğini haber veriyor:

قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ

“Rabbim beni hidayet etmeseydi, muhakkak sapıklığa düşmüş kimselerden olurdum” demişti.” (En’am 77)

Bu ayete Bayındır’ın kader inkârcısı mantığıyla baksaydık, ona göre hidayet ve sapıklık kulun dilemesine göre olduğu için(!), İbrahim aleyhi's-selâm’ın hidayeti istemeyen ve sapıklığı dilediğinden dolayı sapıklığa düşebilecek bir kimse olduğunu düşünebilir miydik? İbrahim aleyhi's-selâm’ın sapıklığı dileyen biri olabileceğini düşünemeyiz. Şüphesiz böyle bir düşünceyi ayet reddetmekte, İbrahim aleyhi's-selâm’ın hidayeti isteyen biri olmasına rağmen, rabbi hidayet etmedikçe sapıklığa düşeceğini itiraf ettiğini bildirmektedir. İbrahim aleyhi's-selâm’ın hidayeti, kendisinin dilemesine değil, Rabbinin hidayet etmesine bağlanmaktadır.

Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

“Allah kimi hidayet ederse o, hak yola ulaşandır ve kimi de saptırırsa, işte bunlar ziyana uğrayanlardır” (A’raf 178)

Hadislerden karine olarak da şu iki rivayet yeterli olacaktır:

Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi: Doğru olan ve tasdik edilmiş olan; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Sizden birinizin yaratılışında, ilk kırk gün anne karnında meni şeklinde kalır. İkinci kırk günde bu meni bir kan pıhtısı şeklini alır. Üçüncü kırk günde ise bu kan pıhtısı bir çiğnemlik et haline gelir. Yüz yirmi günü doldurunca Allah Azze ve Celle ona bir melek gönderir. Bu melek ona şu dört şeyi yazmakla emrolunur. O meleğe denilir ki: Onun amelini, rızkını, cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olacağını yaz. Sonra ona ruh üflenir. Sizden biriniz, cennetliklerin amelini işler. Öyle ki kendisiyle cennet arasında bir kol boyu mesafe kalır. Onun yazgısı öne geçer de cehennem ehlinin amelini işler ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amelini işler. Öyle ki cehennemle kendisi arasında bir kol boyu mesafe kalır. Bunun da önüne yazgısı geçer. Cennet ehlinin amelini işler de cennete girer” Buhari: (328), Muslim: (2643)

Sürâka b. Mâlik b. Cu'şum Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellemin yanına gelip şöyle dedi:

“Ey Allah'ın Rasûlü! Bize sanki şimdi yaratılmışız gibi dinimizi beyân et! Bugün neden amel ediyoruz? Hakkında kalemlerin kuruduğu ve yazılanların cereyan ettiği konuda mı, yoksa önüne geçebileceğimiz bir konuda mı?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Hayır! Bilâkis hakkında kalemlerin kuruduğu ve yazılanların cereyan ettiği hususta!” Sürâka: “O halde niçin amel ediyoruz?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Siz amel edin. Herkese (takdir edilen ameli) kolaylaştırılır.” (Muslim 2648)

“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de yola getirir”

Diğer bir ifadeyle: Bayındır hidayeti istedi, fakat Allah onu hidayet etmeyi – belki de henüz - dilemediği için, o Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ile gelen beyana uymadığı gibi, Rasulün yolunda giden müminlerin de yoluna uymadı. Gitti Leopold Weis/Muhammed Esed adında sonradan Müslüman(!) olmuş birinin arap diline de uymayan yorumunu tercih etti!

Bayındır’ın bu sapıklığa düşmesi bile bu ayete yanlış anlam verdiğinin delilidir. Çünkü Muhammed Esed Müslüman olana kadar müminlerden hiç kimse bu ayete böyle iman etmedi. Bu tutum ise Kur’an’da doğru yolda olanların sıfatı olarak bildirilen şu hususa aykırı düşmektedir:

“Her kim, kendisi için doğru yol apaçık belli olduktan sonra, Peygambere muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, onu girdiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115)

Evet, Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu ve Abdulaziz Bayındır ortaya çıkıncaya kadar mü’minler “Allah dilediğini hidayet eder” şeklinde iman ettiler. Bu üçünden sonra da mü’minler aynı şekilde iman etmeye devam ediyorlar ve edecekler. Hak, asr-ı saadetten beri müminlerin inandıkları şey olduğuna göre, haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?

Bayındır şöyle diyordu: “Ayete bu şekilde anlam verenler şunları düşünmeliydiler: Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi gönderir? Bu durumda elçinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru karar veren” Allah’a yakıştırılır mı? İçinde ciddi çelişkiler olan ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?”

Bunun cevabı Ebu Hayyan’ın Bahru’l-Muhit adlı tefsirindeki (7/145) şu açıklamasıdır:

وبين تعالى العلة في كون من أرسل من الرسل بلغة قومه وهي التبيين لهم ، ثم ذكر أنه تعالى يضل من يشاء إضلاله ، ويهدي من يشاء هدايته ، فليس على ذلك الرسول غير التبليغ والتبيين ، ولم يكلف أن يهدي بل ذلك بيد الله على ما سبق به قضاؤه وهو العزيز الذي لا يغالب ، الحكيم الواضع الأشياء على ما اقتضته حكمته وإرادته.

“Allah Teâlâ gönderilen rasullerden her birinin, kavminin diliyle gönderilmesinin illetinin, onlara açıklamak olduğunu beyan ediyor. Sonra Allah Teâlâ saptırmayı dilediğini saptırdığını ve hidayet etmeyi dilediğini hidayet ettiğini zikrediyor ki, bu konuda rasulün tebliğ edip açıklamaktan başka görevi yoktur. Rasul, hidayet etmekle mükellef değildir. Bilakis bu, daha öncesinde takdir edilmiş olup Allah’ın elindedir. O kendisine galip gelinemeyen el-Aziz’dir. Herşeyi hikmeti ve dilemesinin gerektirdiği yere koyan el-Hakim’dir.”

Kurtubi İbrahim 4. Ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:

(فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ) رَدٌّ عَلَى الْقَدَرِيَّةِ فِي نُفُوذِ الْمَشِيئَةِ، وَهُوَ مُسْتَأْنَفٌ، وَلَيْسَ بِمَعْطُوفٍ عَلَى " لِيُبَيِّنَ" لِأَنَّ الْإِرْسَالَ إِنَّمَا وَقَعَ لِلتَّبْيِينِ لَا لِلْإِضْلَالِ. وَيَجُوزُ النَّصْبُ فِي" يُضِلُّ" لِأَنَّ الْإِرْسَالَ صَارَ سَبَبًا لِلْإِضْلَالِ، فَيَكُونُ كَقَوْلِهِ:" لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَناً" «1» [القصص: 8] وَإِنَّمَا صَارَ الْإِرْسَالُ سَبَبًا لِلْإِضْلَالِ لِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِهِ لَمَّا جَاءَهُمْ، فَصَارَ كَأَنَّهُ سَبَبٌ لِكُفْرِهِمْ

“Artık Allah, kimi dilerse saptırır, kimi dilerse de doğru yola iletir” buy­ruğu ilahî meşîetin etkin olduğunu belirtmekte ve bu hususta Kaderiye'nin görüşünü reddetmektedir. Bu cümle yeni bir cümle olup “Apaçık anlatsın diye” buyruğuna atfedilmiş değildir. Çünkü peygamber göndermek saptırmak için değil, apa­çık beyan etmek içindir. Bununla birlikte; “Saptırır” kelimesinin nasb ile okunması da caizdir. Çünkü Peygamber gönderilmesi (hidayeti ka­bul etmeyenler için) saptırılmaya sebep olmuştur. O takdirde bu da yüce Al­lah'ın: “Çünkü sonunda onlara bir düşman ve bir tasa (sebebi) olacaktı” (el-Kasas 8) ayetindeki gibi olur. Peygamber gönderme­nin saptırmaya sebep olması, onların peygamberler kendilerine geldiğinde, peygamberi inkâr etmeleri sebebiyledir. O bakımdan adeta bu onların küfür­lerine sebep gibi olmuştur.”

Burada irade/dilemenin kısımları hakkında da şu açıklamayı nakledelim ki, Bayındır’a reddiye sadedinde söylediklerimiz, okuyucuyu Cebriye mantığına sürüklemesin. Şeyh İbn Useymin rahimehullah, Vasitiye şerhinde şöyle demiştir:

İrade/dilemenin kısımları:

İrade/dileme iki kısma ayrılır:

Birinci kısım kevnî irade/dilemedir. Bu irade tamamen meşiet/dileme kelimesiyle aynıdır. Bu irade;

Birincisi: Allah’ın sevdiği şeyler hakkında olabildiği gibi sevmediği şeyler hakkında da olabilir.

Buna göre bir kimse: “Allah küfrü diler mi?” diye sorarsa şöyle dersin: “Evet, kevnî iradesiyle diler. Şayet Allah Azze ve Celle bunu dilemeseydi meydana gelmezdi.”

İkincisi: Dilenen şeyin meydana gelmesi gerekir. Yani Allah her ne dilerse mutlaka gerçekleşir. Bunun meydana gelmemesi mümkün değildir.

İkinci kısım ise şer’î iradedir. Bu irade sevme/isteme anlamındadır.

Birincisi: Allah’ın sevdiği şeylere hastır. Allah ne küfrü ne de günahı şer’î dilemesiyle dilemez.

İkincisi: şer’î irade ile dilenen şeyin gerçekleşmesi gerekmez. Yani, Allah’ın şer’î iradeyle dilediği bir şey gerçekleşmeyebilir. Allah Subhanehu yarattıklarından kendisine kulluk etmelerini ister. Bu dilemesi mutlaka gerçekleşmeyebilir. Nitekim Allah’a kulluk edenler de, etmeyenler de vardır. Kevnî iradesi/dilemesi ise böyle değildir.

Böylece bu iki irade arasında iki açıdan fark söz konusu olmaktadır:

1- Kevnî iradede, dilenen şey mutlaka gerçekleşir. Şer’î irade bu mutlak değildir.

2- Şer’î irade Allah’ın sevdiği hususlara özeldir. Kevnî irade ise sevdiği ve sevmediği şeyler hakkında geneldir.

Bir kimse “Allah Teala sevmediği bir şeyi kevnî olarak nasıl diler? Yani küfrü, günahı veya isyanı sevmediği halde bunları nasıl diler?” derse,

Cevap: Bu, Allah Teala’nın bir yönden sevdiği, bir yönden de sevmediği bir şeydir. Büyük maslahatlar içermesinden dolayı Allah bunu sever. Masiyet/günah olmasından dolayı da sevmez.

Bir şeyin hem sevilen ve hem sevilmeyen olmasına bir engel yoktur. Bir kimse ciğerinin parçası ve kalbinin meyvesi olan çocuğunu, cildini yarması ve ona eziyet veren maddeyi çıkarması için tabibe götürür. Şayet insanlardan biri gelip neşterle de değil, tırnağıyla onu yaralasa onunla vuruşur. Ama cildini yarması için tabibe kendisi götürür, onu sevinerek seyreder. Çocuğunu kor haline gelmiş kızgın demirle dağlaması için tabibe götürür ve çocuğunu dağlamasına razı olur. O, bu kimsenin çocuğu değil mi, buna nasıl razı oluyor? Çünkü bundan başka dilediği büyük bir maslahat vardır.

İradeyi anlamamız sebebiyle tutulacak yol açısından şu iki hususta istifade ederiz:

Birincisi: ümidimiz, korkumuz, bütün hallerimiz ve amellerimizi Allah ile alakalandırırız. Zira her şey O’nun iradesiyledir ve bu bizim tevekkülü gerçekleştirmemizi sağlar.

İkincisi: Allah’ın şer’î olarak dilediklerini işleriz. Bir şeyi Allah’ın şer’î olarak dilediğini öğrendiğimizde onu sevdiğini anlarız. Şüphesiz bunu işlemek için azmimiz kuvvetlenir.

Bunlar, iradeyi anlamamızın tutulacak yol açısından faydalarıdır. Birincisi Allah’ın kevnî iradesine itibarla, ikincisi ise şer’î iradesine itibarladır.

Subhanekallahumme vebihamdike ve eşhedu en lâ ilahe illa ente vahdeke lâ şerike leke ve estagfiruke ve etûbu ileyk.