الحمد لله رب العالمين والصلاة و السلام علي نبينا محمد وعلي آله و أصحابه ومن تبعهم باحسان الي يوم الدين و بعد:
Muhakkak Allah’a davet Rasul (sav)’in ve O’na tabi olanların yoludur. Allah Teala’nın dediği gibi:
قل هذه سبيلي أدعوا الي الله علي بصيرة أنا و من اتبعني و سبحان الله وما أنا من المشركين
Bilakis Allah’a davet, Rasuller ve onlara tabi olanların en önemli hususudur. Çünkü insanlar Allah’a davetle, karanlıktan aydınlığa, küfürden imana, şirkten tevhide, ateşten cennete çıkarılırlar.
Bu davet gerekli olan temel esaslara dayanır. Ne zaman bu esasların biri olmazsa, bu davet sahih olmayıp, matlub olan semereyi vermez. Velev ki bunun için bir sürü çaba ve vakit harcansa da. Ne yazık ki bugün, bu temel esaslar üzerine bina olunmayan bir sürü davet ve cemaat müşahede ediyoruz.
Dinimizin iki ana kaynağı vardır: Kur'ân ve Sünnet. Kur'ân lafzı ve mânasıyla âlemlerin Rabbi ve yaratıcısı, terbiye ve idâre edicisi olan Cenâb-ı Hakk'ın kelamıdır. İslâm Dinî'nin Kanun-i Esasisi yani Anayasası'dır. Bir mü'minin hayat rehberidir. Dünya ve ahiretimizi ilgilendiren, maddî ve mânevî hayatımıza giren her meseleye onda yer verilmiş, en güzel istikamet gösterilmiştir:
"(Ey Muhammed) Sana her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kur'ân'ı indirdik"(Nahl: 16/89);
"Kitap'ta Biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık"(En'âm: 6/38).
Takdir edileceği üzere insan hayatını ilgilendiren meseleler o kadar çoktur ki, bunların hepsine yeterli açıklıkta temas eden bir kitap onbinlerce sayfayı, yüzlerce cildi bulması gerekir. Halbuki Kur'ân altıyüz sayfalık bir hacme sâhiptir. İnsanın dünyevî ve uhrevî her meselesine nasıl yer vermiş olabileceğini haklı olarak sorarız.
Kur'ân her meselemize yer verir, ancak, hepsini aynı açıklıkta yapmaz. Tıpkı bir anayasa gibi. Anayasa, bir devletin muhtaç olduğu, ferdî, içtimâî, beynelmilel her çeşit meseleye yer verir. Ancak bunu, herkesin anlayıp tatbîk edeceği kanun maddeleri halinde yapmaz; prensipler, temel esaslar, ana istikametler tesbiti şeklinde yapar. Bu esaslara uygun olarak çıkarılacak kanunlar, kararnameler, nizamnâmeler (tüzükler, yönetmelikler, yönergeler), emirler, tamimler, tavzîhler vs. içtimâ hayatın her meselesini aydınlatmaya çalışır. Kur'ân'da böyle... İçerisinde, çoğu kere ana esaslar, tevcihler, prensipler var; bazan imâlar, işaretler var. Açıklamaya fevkalade muhtaç mübhem ifâdeler bazan da gündüz aydınlığı kadar açıklığa kavuşturulmuş -bir başka tafsile, ilaveye imkân tanımayan- beyanlar var. Bunların ötesinde, sıkça yer verilen tekrarlar var.
Bütün bu vasıflarını göz önüne alan İslâm ümmetinin Kur'ân hakkında ittifakla verdiği hüküm, O'nun dinimizin yegane kaynağı, değişmez anayasası olduğudur.[1]
Konumuzun açıklığa kavuşması için, vahiy nedir açıklayalım. Vahy, kelime olarak, bir sözü gizlice fısıldamak mânasına gelir. Istılah olarak, Allah'ın insanlara olan tebligatını, muhtelif yollarla peygamberlere bildirmesidir. Vahy kelimesinin, Kur'ânî Kerîm'de, irâde-i ilâhiyenin şuurlu ve hatta şuursuz mahlukata intikal ettirilmesi mânasında daha geniş bir kullanılışına şâhid olmaktayız. Nitekim Allah'ın "arı"ya (Nahl: 16/68), Hz. Musa'nın annesine (Kasas: 28/7), Hz. İsâ'nın Havârilerine (Mâide: 5/111), "Melaike"ye (Enfal: 8/12), "Arza" (Zilzâl: 99/5), "Semâvât"a (Fussilet: 41/12) vahyi söz konusudur. Tâbirin bu çok buutlu kullanılışından, bütün mahlukatın kıyam ve devamında tâbi oldukları kanunların onların fıtratına konulmasının tesâdüfi olmayıp ilâhî irâde ile olduğu ve bu yüce hakikatın vahy keyfiyyetiyle ifade edildiği sonucuna varılabilir. Kelam, tefsîr ve hatta usul kitaplarımızda yer verilmiş olan bu konunun teferruatına girmeyeceğiz.
Asıl konumuz olan Peygamberimiz (aleyhisselâtu veselâm)'e gelen vahye dönmek gerekirse hemen şunu belirtelim ki, vahyin gerçek mahiyeti, mekanizması insanlarca meçhuldür. Kitaplarda, vahiy gelirken tezâhür eden bazı hallerle ilgili tasvirlerden öte fazla bir bilgi verilmez. İlah'tan beşere muhâberevî bir irtibat diye tavsîf edebileceğimiz vahy'in farklı şekillerde cereyan ettiği de bir gerçek. Umumiyetle başlıca dört farklı şekilde vahiy cereyan ettiği açıklanır...
[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/338-339.
Çarşamba, 16 Eylül 2009 13:54 tarihinde güncellendi
Ahiret Hazineleri
Yazar Administrator
Cumartesi, 07 Temmuz 2007 11:54
Peygamber efendimiz (S.A.V.) buyurdu ki: Dikkat edin! size amellerinizin Rabbiniz katında en hayırlısını, en makbulünü, dereccenizi yükseltenini, altın vegümüş infak etmenizden ve düşmanlarınızla karşılaşıp cihad etmenizden sizin için daha hayırlı olanı haber vereyim mi? “Evet söyle ey Allah’ın rasulü” dediler. Cevaben “Allahu Teala’yı zikretmektir” buyurdu. (Sahihû’l – Cami. Hadis no:2629
Müslüman kardeşim, biraz vaktini ve gayretini alarak karşılığımnda sana büyük sevaplar kazandıran bu birkısım ibadet ve zikirlere elinden geldiği kadar fırsat buldukçadevam et ki ahirette yüce hazinelere sahip olasın. Bunları ailene, evladına ve sevdiklerine hatırlatmayı unutma. Kim bir iyiliğe yol gösterirse o iyiliği yapan gibi olur.
Editörün Yazısı: Peki bu nasıl oluyor? Allah ı tanımayan, dünyayı yanlızca bu dünyadan ibaret sanan, zulmü kendi çıkarları için kitlesel boyutta bile normal gören inançsız inkarcı bir düşüncenin egemenliğini devam ettirebilmek için kurduğu bir sistem. Bu sistem şeytanın oyuncaklarından bir oyuncak ve enbüyüklerindendir.
Ebusaid in bir sohbetinde(küçülen dünyada islam) bu konuya bir cevap var aslında. Diyorki... -Gençleri bazen kendi aralarında konuştuklarını görürsünüz, "şu takım yenilirse, şutakım maçında berabere kalırsa biz şampiyon olacağız "... gibi. Oğlum siz başkalarının yenilgisi üzerinemi zafermi inşaa ediyorsunuz?*
Ve devamında diyorki; işte bizim halimizde böyle... Bu kafirler bizim tembellik ve acizliğimiz üzerine zafer inşaa ediyorlar. bizde diyoruz ki bu kafirler yahudiler maymunların ve domuzların kardeşleri bize şunu yaptı bunu yaptı... "Bizim bizden daha büyük bir düşmanımız yok!"bizim acizlik ve tenbelliğimiz üzerine zafer inşaa ediyor bunlar.
Hamd, ancak Allah içindir. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasülü'dür. "Ey iman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün." (Al-i îmran: 102) "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir." (Nisa:1) "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki AAllah'ın Kelam'ı, yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)'in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir."
Ebusaid Hoca "FITRAT"
Ebu Enes Sohbet Avusturalyalı GencinMüslüman oluş hikayesi:
Ey Müslümanlar! Allah'dan hakkıyla korkun. O'na itaat edin. O'nun cezasından korkun ve O'na isyan etmeyin! Biliniz ki İslam yüce bir amacı gerçekleştirmek için gelmiştir. Önemli bir görevi yerine getirmek için gelmiştir. Bu görev; Allah'ın hakkını ve kulların haklarını eda etmektir. Allah azze ve celle şöyle buyurur: (Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah, kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez) (Nisa suresi 36.ayet). Bu gayenin dışındaki; yeryüzünün imarı, hadlerin uygulanması, zulmün önüne geçilmesi ve benzeri görevler ise ana gayeye; Allah'ın hakkını ve kulların haklarını yerine getirmeye tâbidir. Ona götüren bir araç ve onun için bir hazırlıktır.